..

..

3 Eylül 2011 Cumartesi

Ben anladım hocam.Şair AŞIK..


Bir daha bir “Mezuniyet Yazısı” yazmam sanırdım. Ne yanılgı oysa. Değil mi ki: Bunlar da gidiyorlar.
Son bir kare şimdi. Bu kez oturan onlar ben ayakta duruyorum. Ben fotoğraf çekiyorum onlar poz vermiyorlar. Bahçenin alçak duvarı üzerine yığılmışlar. Yüzlerinde anlamı bile kestirilemeyen keder. Omuzlarında yükün ilk ağırlığına açık bir hava boşluğu. Bunlar da gidiyorlar.
Dört yıl önceki kendileriyle bugünkü kendileri arasında, sınav listelerinde birer isimden çok daha fazlasıydılar. O kemiyette kimi gözümün önünde gelişti serpildi kimi eriyip gitti, gayret ettimse de elimden bir şey gelmedi. Kimi benim dersime gelmeyip de ne yaptığına içerlediğim. Kimi gül zamanı vurup da derslere niye geldiğine hayret ettiğim. Kimi devamsızlığın tadını yeni almış, kimi hiç mecburiyeti yokken ders atlamamış. Kimi adını zikrettiğim yaprağın izini sürdü, kiminin, dört soru sorduğum sınavda bahtına hesapta hiç olmayan beşinci bir soru düştü. Kimi hiç sormadığım bir soruyu cevapladı kimi de fotokopi soru kâğıtları arasında orijinal nüsha ile karşılaştığını anlayacak kadar uyanıktı.
Şu fani dünya yaşamından bir resim seç kendine kendinden deseler. Seçeceğim resim besbelli. Adını bildiğim bir ağacın dibinde kör bir sokak köpeğinin gözlerini sıvazlarken ben, onda da kimi yanımda refakatçi kimi sessiz takipçiydi. Hepsinin bir cümlesi var bu defterde. Ama hesap bu defa sıraların üzerinden çok kürsünün arkasında. Dört yıl önceki halleriyle bugünkü halleri arasında ben ne kadar yol almışım? (Cevap almak için sorulmadı bu soru. Cevabı içinde zahir. Noktası parantezin dışında. İstifham).
Bu istifhamda kendimden bıktığım, yıldığım, yorulduğum zamanlarda. Daha zaman kalmadı sandığım zamanlarda. Gözlerimdeki endişeyi de sararan çehremin rengini de günbegün izlediler. Kimi teselli ettiler kimi aldırma gönül dediler. Taşıyamam zannettiğim çok şeyi onların sırtında taşıdım. Bu da geçer, derken bile, geçer de iz bırakır, farkındaydılar elbet ama şu satırları da onlar yazdılar: Tolstoy ve Dostoyevski kahramanları bir Jean Valjean gibi merhamet olgusu ile kendi özünü ‘hatırlayabilecek’ potansiyele sahip değillerdi. Onlar anlık duyumsamanın ötesinde sürece yayılan ‘kavrayış’ unsurunun izindeydiler. Bu denli sarsıcı bir kavrayış ise ancak hem psikolojik hem de bedensel bir ‘acı’ ile mümkün olabilirdi. Bedenlerinden ruhlarına süzülen bir acı… Tam not tamam, ama ah Fatih! Ben bu işi çözemedim. Sen bakma benim cevap anahtarıma.
Bir filmi izlemekle onun içinden çıka gelmek arasındaki farkı, insanın bazen hayattayken bile bir ölü gibi düşünülebileceğini, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı tesadüfen yazmadığını biliyordum gerçi ama hayatımın bir parçası zannettiğim şeyin aslî parça olduğunu hakkelyakin onlardan öğrendim. Ben ki “Çocuklar nasıl?” diye sorulduğunda, “Hangi çocuklar? Benimkiler mi öğrencilerim mi?” diye cevap vermişim. Hepsi her haliyle muteberim. Öğrencilerim olmasa. Yıkılır giderdim.
Her yıl bir “Mezuniyet Yazısı” yazmayı alışkanlık haline getirdiğim söylenebilir belki. Başka türlüsü mümkün değil, mazur görün lütfen. Üstelik şu sevimli hikâye olmasa da bu yazıyı yazacaktım. Ama tebessüm olsun, onunla bitireyim:
“Sen de o gemidesin” telmihli onca “mumdan gemi ateş denizi üzerinde” yüzerken, bu kez taş ırmağına camdan gemiler düşerken final kâğıtlarını okuyorum. Orhan Veli’nin Anlatamıyorum’unu vermişim, düğümü, gelip malûm dizeler üzerine dizmişim: Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel/ Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/ Bu derde düşmeden önce. Ve sormuşum: “Şair, şarkıların bu kadar güzel kelimelerinse kifayetsiz olduğunu neden daha evvel değil de şimdi fark etmektedir?” Hayret! Sınıfın onca parıltılı öğrencisi teknik meseleler üzerinde oyalanıp asıl cevabı şaşarken, tekrarın tekrarlısı bir kâğıda takılıyor gözlerim. Bir şeyler karaladıktan sonra cevabı bir çırpıda veriyor bizimki:
“Her ne kadar şair ‘Anlatamıyorum’ dese de ben anladım hocam. Şair âşık”.
Yâ Rabbi! Böyle kâğıtları okudukça ben daha nasıl eskirim? Enes, sen çok yaşa e mi!
Nazan Bekiroğlu

edep ya hu..


Mor harflerle yazılmış bir yazı.Genç kız usulca yazıya dokunuyor. Bir çiçeğe dokunur gibi. Portakal kokuyor yazı. Güzellik kokuyor. Sükûnete, sadeliğe, huzura ve uyuma davet ediyor. Kim yazmış acaba? Niye yazmış? Çantasından bir defter çıkarıyor, gördüğü yazıyı aynen defterine geçiriyor: EDEP YA HU EDEP BUGÜN BİR İYİLİK YAP.
Şehrin kalabalık bir semtinde, trafiğin yoğun olduğu bir saatteyiz. Yağmur çiseliyor hafiften. Yağmur hem ince ince yağıyor hem her damlada bütün şehri altüst etmeyi başarıyor. Bir otobüs yanaşıyor durağa. Yolcularını alıyor, yolcularını bırakıyor. Otobüsün arka tarafında camdan dışarı bakan bir adam var. Orta yaşlı bir adam. Ne şişman ne zayıf. Ne esmer ne sarışın. Belki bir devlet kurumunda çalışıyor ya da özel bir şirkette. Dalgın, durgun bakıyor etrafa. Koşturan insanlara, renklere, desenlere, insanlığın hallerine… Derken aniden bir şey dikkatini çekiyor. İleride bir apartmanın yan cephesinde mor boyayla yazılmış bir yazı duruyor: EDEP YA HU EDEP, BUGÜN BİR İYİLİK YAP
Adam gözlerini kırpıştırarak bakıyor yazıya, tekrar bakıyor. Öylesine alışkın ki başka türlü duvar yazıları görmeye, bunu yadırgıyor. Halbuki çöp dökmemeyle ilgili bir yazı görse yadırgamazdı. Ya da siyasi içerikli bir yazı olsaydı. Filanca partiyi tutanların ya da falanca partiye kızanların yazdığı bir yazı. Veya bir aşk ilanı olsaydı… “Zeynep seni seviyorum…” gibi bir şey mesela. Ya da “kömür gözlüm… ” Onları da yadırgamazdı. Her şehirli insan gibi adamın da gözleri alışkın orda burda bu tür yazılar görmeye. Ama bu seferki yazı farklı. Kim yazmış acaba? Niye yazmış? İnip bakmak istiyor bir an. Yakından görmek. Dokunmak harflere. Ama otobüs tam o an hareket ediyor. Adam hiç düşünmeden yerinden kalkıp otobüsün arka tarafına gidiyor ve yüzünü cama yapıştırıp, oradan bakıyor duvar yazısına. Bakabildiği kadar bakıyor. Ta ki harfler ufukta minnacık birer nokta oluncaya dek.
Genç kız üniversite öğrencisi. Henüz ikinci sınıfta. İdealist, girişken, azıcık romantik, deli dolu, okumayı seviyor, müziği ve sinemayı da. İsmi önemli değil. Yeliz ya da Ayşegül, fark etmez. Sosyal Bilimler okuyor ya da mühendislik. Sınavı var bugün, üstelik geç kalmak üzere, koşturuyor yollarda. Kampustan içeri girerken gözü bir an için yan tarafta duran satıcıya takılıyor. Satıcının tezgâhının üzerinde elmalar, armutlar, portakallar dizili. Her bir meyva öbeğinin üzerinde fiyatının yazılı olduğu bir karton var. Ve el arabasının kenarında bir kağıt, üzerinde mor harflerle yazılmış bir yazı duruyor. Genç kız hayretle bakıyor yazıya. İnanamıyor gözlerine. Sınavı filan unutuyor bir an. Yaklaşıyor.”Sen mi yazdın bu yazıyı?” diye soruyor satıcıya.
Satıcı esmer zayıf bir adamcağız. Sigaradan sararmış dişlerini saklamaya çalışarak, yarı mahçup gülümsüyor. “Yok ben yazmadım. Az evvel yaşlı başlı bir adam geldi, bunu verdi. Ben de sevdim. Aldım koydum oraya.” Genç kız usulca yazıya dokunuyor. Bir çiçeğe dokunur gibi. Portakal kokuyor yazı. Güzellik kokuyor. Sükûnete, sadeliğe, huzura ve uyuma davet ediyor. Kim yazmış acaba? Niye yazmış? Çantasından bir defter çıkarıyor, gördüğü yazıyı aynen defterine geçiriyor: EDEP YA HU EDEP, BUGÜN BİR İYİLİK YAP
Gecenin bir saati, şehrin bıçkın yüzü, kenar semti. Pavyonların önünde taksiler bekliyor, sokak aralarında alacaklılar kavga ediyor, sarhoş bir adam ağaç altına kusuyor, tam şu anda birileri birilerini dolandırıyor, yalanlar söyleniyor, sahte kahkahalar atılıyor, hüznün üstü örtülüyor, makyaj makyaj üstüne. Şehir bu saatte hiç olmadığı kadar hırçın ve kızgın. Ve tüm bu keşmekeşin ortasında bir hayat kadını yürüyor tek başına. Rimeli akmış ağlamaktan. Hırpalanmış. Yaşamak istemiyor. Bu gece intiharı düşünüyor.
Rastgele bir taksiye biniyor. “Anadolu yakasına geçeceğiz” diyor. Halbuki geçmeyecek. Boğaz Köprüsü’nde inecek. Oraya kadar taksimetre ne yazmışsa kuruşu kuruşuna ödeyecek ama. Herkes onu aldattı hayatta ama o kimseyi dolandırmadan gidecek ölüme. Planı böyle. Taksici güngörmüş adam, dikiz aynasından bakıyor, bir şey söylemiyor. Anladı mı acaba yolcusunun intihara gittiğini?
Köprünün ortasında yavaşlıyor taksi. “Abla,” diyor taksici. “Bak bana bugün ne geldi?” Kadın evvela anlamıyor söyleneni. Taksici ısrarla ona bir yirmi lira uzatıyor. Minnacık bir yazı yazılı üzerinde, mor harflerle. “Sende kalsın” diyor taksici. “Çantanda taşı. Moral verir. Yüreğini ferah tutarsın.”Kadın başını eğiyor. Bütün gece bastırdığı hüzün balon gibi kaçıyor elinden. Tutamıyor. “Ağlama be abla,” diyor taksici. “Ağlama bak beni de ağlatacaksın.”
Sabaha karşı İstanbul. Taksici ve hayat kadını deniz kenarında köfte ekmek satan seyyar satıcının önünde duruyorlar. Sessizce denize bakıyorlar. Ödeme zamanı gelince kadın kendisine verilen yirmi lirayı uzatıyor. “Bana iyi geldi, belki başkasına da iyi gelir… ”
Otobüsteki adam duvarda bir yazı gördü. Öyle bir yazı ki çıkmadı aklından. Aynı gün uğradığı bankada sıra numarası için makineden bir kağıt aldı. Duvarda gördüğü yazıyı oraya yazdı. Banka sırası kendisine gelince bu kağıt parçasını minik kutunun içine bıraktı. Bir sonraki banka müşterisi yaşlı bir adamdı, emekli öğretmen Muzaffer Bey. Tesadüfen aynı vezneye gelince yazıyı buldu, bir kağıda not etti. O gün bir üniversitenin yakınlarında işi vardı. Meyve satan satıcının yanından geçerken dayanamadı, yazıyı ona verdi. On dakika sonra oradan geçen üniversite öğrencisi genç kız yazıyı gördü, sevdi. Yirmi liranın üstüne yazdı. Aynı gün marketten alışveriş yapınca o yirmi lirayı kullandı. Para gün içinde elden ele dolaştı ve en nihayetinde bir taksi şoförüne ulaştı. Taksici baktı yazıya, sevdi. Gece arabasına binen hayat kadınına verdi.
Köfteci kendisine uzatılan parayı aldı. Üzerindeki yazıya bakakaldı. Yüreğinin bir yeri ışıldadı. Bir hayır yapmak istedi, tanımadığı bir cana yardım etmek, güzelliğe vesile olmak…. Yazıyı kağıda geçirip kamyonetinin duvarına astı. Orada köfte ekmek yiyen bütün müşteriler gördüler ve başka başka yerlere yazdılar. Bir fısıltı gibi yayıldı yazı. Rüzgâr gibi yayıldı. EDEP YA HU EDEP, BUGÜN BİR İYİLİK YAP..
Elif Şafak

3. ŞAHSIN ŞİİRİ

Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
Beni sevmiyordun, bilirdim
Bir sevdiğin vardı, duyardım
Çöp gibi bir oğlan, ipince
Hayırsızın biriydi fikrimce
Ne vakit karşımda görsem
Öldüreceğimden korkardım
Felaketim olurdu, ağlardım
Ne vakit Maçka'dan geçsem
Limanda hep gemiler olurdu
Ağaçlar kuş gibi gülerdi
Sessizce bir cigara yakardın
Parmaklarımın ucunu yakardın
Kirpiklerini eğerdin, bakardın
Üşürdüm, içim ürperirdi
Felaketim olurdu, ağlardım
Akşamlar bir roman gibi biterdi
Jezabel kan içinde yatardı
Limandan bir gemi giderdi
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım
Yazar : ATTİLA İLHAN